26 Eyl 2010

Pizzalar ve İnsanlar

İnsan bir bütündür. Onun fiziksel görünüşünde, davranışlarında ya da kişilik yapısında "ayrıntı" gibi gördüğümüz ne varsa aslında onu "o" yapan temel özelliklerinden biridir. Bu yüzden "Onu çok seviyorum ama bir de bu kadar bencil olmasa..." diyen biri, aslında o kişi bu kadar bencil olmasa muhtemelen onu çok sevmeyeceğinin farkında değildir. Bu şuna benzer: "Ah şu pizza ne güzel bir şey! Bir de bu kadar kalorili olmasa..." İyi de, o kadar kalorili olmasa onu sevmezdin zaten.. Bir insanda sevdiğimiz ne varsa, aslında sevmediğimizi sandığımız yönlerinden beslenir.

Bir de şu tarz eleştiri cümleleri duyarız, özellikle televizyonda gördüğümüz hayatlara dair: "Bu adam bu kadar zengin olmasa, bu kız ona bakar mı hiç!" Bakmaz, evet. Çünkü o adam zengin olmasa, o adam olmazdı zaten. Onu zengin yapan her neyse -zekası, cesareti, bilgisi, eğitimi, şansı- kişiliğine dahildir. Zengin olmanın verdiği özellikleriyle -kendine güven, ukalalık, alçakgönüllülük, rahatlık...vs- bir bütün olmuştur o kişi.

Aynı şey ünlüler için de geçerli: "Ünlü olmasa kim bakar ona!" Kimse bakmaz muhtemelen. Çünkü ünlü olmasa, o başka biri olur. Onu ünlü yapan özelliklerdir onu o yapan zaten. Şeytan tüyü mü dersin, talihli olmak mı, yetenek mi, çekim gücü mü...

Yani bir insanın zengin olması ile fakir olması arasındaki fark hem oluş süreci hem de olduktan sonraki durumları için hiç de küçümsenecek özellikler değildir ve bir insanın genel yapısına dahildir. Ünlü olmak da öyle...

Pizza örneğinden devam edersek: "Bu pizzanın aynısını ben evde yapsam yemezsiniz. Aynı malzeme, üstelik daha sağlıklı... Dünyanın parasını verip dışardan pizza alıyorsunuz!"
Evde yaptığınla dışardaki çok farklı olduğu, zaten bu yüzden sen pizzanı bize bile yediremezken Dominos bu işten milyon dolarlar kazanabildiği için olabilir mi?

İnsan her şeyiyle bir bütündür. Onun önemsiz sandığımız her ayrıntısı, kötü sandığımız her özelliği, ya da "şu yönü olmasa beş para etmez" diye küçümsediğimiz her şeyi aslında onu "o" yapan temellerdir. Birini bile çıkarsanız bambaşka biri oluverir...

14 Eyl 2010

Anladım




Anladım,

Hiç bir şey onu diriltemezmiş

bir çiçek solunca...


Ve zaman yaranın kendisiymiş

elindeki tek ilaç umut olunca...


-2002-

5 Eyl 2010

Seçim

Seçimlerimiz, başımıza gelen her kötü olayda aslında zamanında böyle bir hakkımız yokmuş gibi davrandığımız ve şans, kısmet, kader, dünya düzeni gibi birçok mazerete sığınarak görmezden geldiğimiz müdahale gücümüzdür. Seçim yapabilmek için en az iki seçenek, özgür bir irade ve muhakeme yeteneği gerekir. Bir şeyi seçerken başka bir şeyi de kaybettiğimiz için ‘neyi istediğimiz’ kadar ‘neyi kaybetmeyi göze alabileceğimiz’ de önemlidir karar vermemizde. Kimi zaman da çok basit gibi gözüken tercihlerin aslında çok önemli sonuçlar doğurabileceğini bilmeden her gün yüzlerce seçim yaparak geçer hayatımız.

Seçim yapmak kadar, verdiğiniz kararın sorumluluğunu almak da önemlidir. Spora gitmek ve sağlıklı beslenmek yerine hareketsiz kalmayı ve çok yemek yemeyi tercih ediyorsanız kilolu olmaktan şikayet etmemelisiniz. Hem 150 kilo olup hem de bunu dert edinmeyen “kendiyle barışık” dediğimiz insanlar seçimlerinin arkasında durabilen kişilere en güzel örnektir. Ya da polis tarafından yakalanıp da emniyete götürülürken son derece rahat olan hatta gülümseyip yaptığı işten pişman olmadığını belli eden işaretler yapan suçlular, seçimini bilerek ve isteyerek yapmış, bu işe girişirken yakalanmayı göze almış ve kararının sorumluluğunu sonuna kadar taşıyan kişilerdir. İşledikleri suç ne kadar yanlış olursa olsun seçimlerinin arkasında durabilmeleriyle saygıyı hak etmişlerdir.

Günde iki paket sigara içmeyi tercih ediyorsanız günün birinde kanser olduğunuzu öğrendiğinizde şaşırmamanız gerekiyor.

Sizden daha akıllı olmadığına emin olduğunuz ve siz kızlarla gezerken o kütüphaneye gidiyor diye alay ettiğiniz sivilceli ve gözlüklü o çocuk şimdi hiç anlam veremediğiniz şekilde sizden çok daha kariyerli bir işe ve yüksek bir maaşa sahipse bu okul yıllarında eğlence, miskinlik yerine sabahlara kadar ders çalışmayı seçtiği için olabilir mi?

Dünyanın en yanlış adamıyla evlendiğinizi mi düşünüyorsunuz? Demek kocanız sabahlara kadar eve gelmeyen, sizi aldatan, sorumsuz biri… Acaba aylarca peşinizde koşan o düzgün, akıllı, iyi niyetli çocuğa “Sen çok iyi birisin ama…” diyip de ailenizin tüm uyarılarına karşın barlardan çıkmayan, giyiminden konuşmasına kadar serserilik akan ama kahretsin ki çok da yakışıklı olan o züppenin peşinden gittiğiniz için olabilir mi? Yoksa onun evlendiğiniz zaman sihirli bir değnek dokunmuş gibi değişeceğini mi ummuştunuz? Ya da o zamanlar monotonluk ve sıradanlık yerine heyecan ve çekiciliği seçtiğiniz kadar huzur, güven ve iyilik yerine risk, bencillik ve sorumsuzluğu seçtiğinizin farkında mı değildiniz?

Seçimlerimizi her zaman en doğru şekilde yapmak elbette mümkün olmayabilir. Ama kararımızın sorumluluğunu alabileceğimiz şeyi seçmemiz gerekir.

Kumar oynamak, çok para kazanmayı değil, her şeyini kaybetmeyi göze almayı seçmektir.

Kopya çekmek, yüksek not almayı değil, disipline gitmeyi göze almayı seçmektir.

Hız sınırını geçmek, biran önce varmayı değil, kaza yapmayı göze almayı seçmektir.

Seçim, neleri kazanacağınıza değil, neleri kaybedeceğinizi göze almanıza karar vermektir. Ve kararınızın arkasında durabilmek, yaptığınız seçim kadar önemlidir.

1 Eyl 2010

İnisiyatif

Eşitlik, adalet değildir. Eşitlik herkese aynı şeyi; adil olmak ise herkese hakettiğini vermektir. Yöneticilik, kimin neyi hakettiğini görebilmektir.

Kurallar, herkesi "vasat" ile "iyi" arasında tutmayı hedefler ve sıradanlığa razıdır. Yasaklar, o toplum içindeki en aptal ya da en kötü niyetli kişiye göre konmuş genel kurallardır. Yönetici, kuralları herkes için ve her durumda eşit olarak uygulayan değil, duruma ve kişiye göre esneterek inisiyatif kullanandır.

İnisiyatif uygulayabilmek için yetki ve sorumluluk sahibi olmak gerekir. Yetki olmadan sorumluluk zavallı, sorumluluk olmadan yetki zalim yapar.

28 Ağu 2010

Akıllanış


seni sevdiğimi sandığım geceler
yatağıma kapanıp sessizce ağlayışım...
seni sevdiğimi sandığım geceler
ahh.. ne kadar aptalmışım!

-1996-

23 Ağu 2010

Yaz Biter

Bir sabah, özlediğiniz o güneş ışığının yüzünüze vurmasıyla uyanırsınız. Aklınıza o gelir ve onunla birlikte çimlere uzandığınızda içinize doluşan yaz kokusu kaplar odayı.

Oyun oynayan çocukların, oyunlarını ciddiye alan seslerini duyarsınız dışarıdan. Aklınıza o gelir. Onun en basit işleri bile nasıl ciddiye aldığını anımsarsınız. Yüzünüzde, yaramaz bir çocuğun kendini affettirmek adına takındığı masum ama hınzır bir ifade belirir bir süre. Tıpkı bu anlarda onun yaptığı gibi... Fark edince gülümsersiniz. Hüzünlü bir gülümseyiştir bu.

Kahvaltıya oturduğunuzda çayınızı koyarsınız. O gelir aklınıza. Ona dair kurduğunuz düşlerden biri, tek bir film karesi gibi geçer bir anlığına: “Siz kravatınızı bağlamış, işe yetişmek için aceleyle kahvaltı masanıza oturmuşsunuz. Çocuklar okul çantalarını hazırlıyor. O, portakal sularınızı dolduruyor, bir yandan da henüz tam uyanamamış küçük oğlunuzun yakasını ilikliyor. Evde, güne başlamanın bir telaşı var. O, kendinden emin bir şekilde her şeyi düzenliyor. Ne de güzel bir anne. Sabahlığı tüm dişiliğini ortaya çıkarıyor. Siz kapıdan çıkarken dudağınıza bir öpücük konduruyor. Gün boyu akşamın olmasını ve eve gelmeyi bekleyerek sabırsızlanıyorsunuz” Kültür kuşatması ve kargaşası içinde yaşayan bir ülkede, elbette ki Amerikan filmleri gibi olacaktır hayalleriniz. Birlikte gittiğiniz bir filmden bir sahnedir belki de bu, o anda bilemezsiniz. Tek bildiğiniz şey, onun çok iyi bir anne olacağıdır... Tıpkı anneniz gibi...

Dışarı çıkarsınız. Yazı dolu dolu içinize çekip, kendinizden geçersiniz bir an. Cennet bu olsa gerek, dersiniz. El ele sevgililer geçer size inat. Aklınıza o gelir. Korkarak bakarsızınız kızın yüzüne. O değildir. Onun kadar güzel değildir. Olamaz da. İçinizden erkeğe “Sakın kaybetme!” demek gelir, “Onun ve yaşadıklarının değerini bil oğlum! Sonra şair olursun...” Garip bir duygudur bu. Gördüğünüz her kızda, her mutlu çiftte onu görüp hüzünlenirsiniz. Kızlardan biri o olmadığı için rahatlarsınız. Onun nerede, kiminle olduğunu merak edersiniz. Aslında cevabını bildiğiniz bir sorudur bu. Gözleriniz dolar... Sinirlenirsiniz, belki de ondan nefret edersiniz bir anlığına. Tam bu anda aklınıza, ona sinirlendiğiniz anlarda, kendini affettirmek için nasıl da masum bir yavru kedi sıcaklığında size yanaştığı gelir. Çok özlersiniz...

Tam o sırada telefonunuza bir mesaj gelir. Aklınıza o gelir. –teknolojinin 21. yüzyıl romantizmine son etkisidir cep telefonları ve mesajlar. Popüler kültüre ve sahte ilişkilere inat, ucu yakılmış bir aşk mektubudur hala bazı mesajlar sizin için. Yüzüne söyleyememek kadar utangaç, iki mesaj arasındaki bekleme süresi kadar heyecanlı...– Duyduğunuz her mesaj sesi bir umuttur sizin için. Ondan gelebilecek bir mesajın umududur bu. Gerçi, kendinizi güçlü hissetmek ve “en iyi yalan” Oscar’ına aday olan “unutmuş, umursamaz” rolünüzün hakkını verebilmek için adını silmişsinizdir telefonunuzdan. Ne var ki, numarası aklınızdadır hala... kahretsin! Bu mesaj da ondan değildir... Siz yine “en iyi aptal aşık” heykelciğini alırsınız dalga geçen kahkahalar eşliğinde, jürinin mutlu çiftlerden oluştuğu bir ödül töreninde...

Akşam olur. Bir başkadır yaz akşamları. Esen ılık rüzgar bir parça huzur bırakır içinize. Akşam yürüyüşlerinde yeni bir şeyler ararsınız. Doğanın canlılığını örnek alarak değişim sözü verirsiniz kendinize. Belki sigarayı bırakırsınız sadece birkaç saatliğine. Daha fazla kitap okumaya karar verirsiniz, yeni kitaplar alırsınız; çoğunu birkaç sayfa okuyup kitaplığınıza koymak üzere. Her yeni yaz, yeni kararlar zamanıdır, yeni umutlar bulmak ve bir sonraki yaza güçlü biri olmak için. Onu unutmak için...

Gece eve gelirsiniz. Artık tek başınasınızdır odanızın geleneksel hüzün saatlerinde. Artık ne sizi oyalayacak arkadaşlarınız, ne kalbinizin sesini daha az duymanıza neden olacak kulaklıklarınız, ne de hayata daha olumlu bakmanızı sağlayacak pembe gözlükleriniz vardır yanınızda. Yalnızsınızdır. Gece yalnız kalan her aşık gibi gafil avlanırsınız. Aklınıza o gelir yine. Bu sefer kalbinize saplanan bir bıçak gibidir. Saplanır, sabaha kadar çıkmaz. Eliniz telefona gider belki. Belki sesini duyup kapatırsınız. Belki de cesaret edemezsiniz aramaya, ya meşgul çalarsa diye. Yazılar yazar, yırtarsınız. Her kederli şarkıya bir sigara yakarsınız. Tüm diğer dertleri biriktirip onda birleştirirsiniz. “O olsa böyle mi olurdu! Tek başına yeterdi size…”

Yazın da, diğer tüm mevsimlerde olduğu gibi aklınıza o gelir. Sonra bir sabah uyandığınızda, kırmızı bir yaprak bulursunuz pencerenizde. Yazın ne zaman bittiğini anlamazsınız yine…

Mevsimler değişir, dünya döner, zaman geçer.

Siz değişmezsiniz, o dönmez, yara geçmez...

20 Ağu 2010

Yıldız, Figüran ve Pasta Mumları

I.

İnsan ne zaman Oscar almış bir dünya yıldızı gibiyken bir günde basit bir figürana dönüşür?

Elbette doğum gününün ertesi gününde.

Bir gün önce "doğum günü çocuğu" iken, hediyeler pastaları, sürprizler mesajları, telefonlar çiçekleri kovalarken, yani tüm ilgi sizin üzerinizdeyken kendinizi tam da küçüklüğünüzde büyüyünce olmayı düşlediğiniz popülaritede bir yıldız olarak bulursunuz. Sanki herkes o gün sizi mutlu edebilmek için yataktan kalkmıştır. Yolda yürürken bile herkes hayranlıkla size bakıyor ama tepkinizden çekindiği için yanınıza yaklaşıp doğum gününüzü kutlayamıyordur sanki. Aslında sadece doğum gününüzde değil, her zaman için hak ettiğiniz ilgidir bu ve nihayet insanlar gerçek değerinizi anlamışlardır, geç de olsa… Eğlenceler, kutlamalar, gülümsemeler, iltifatlar…

Ne var ki ertesi gün, yani yeni yaşınızın ilk günü gerçek hayata dönersiniz. Ne hediye vardır ne dakika başı gelen mesaj ne de sizin ekseninizde dönen insan topluluğu... Bir günlük saltanatın sonu!.. Üstelik daha da acısı, doğum gününüze -364 günle- en uzak olan da sizsinizdir ve sizinkine gelene kadar onlarca arkadaşınızın doğum gününde, onların başrolünde figüran görevinde oynamanız gerekir…

II.

Bir Çift Yürek adlı kitapta yazar, Aborjinlere doğum günü partilerinden söz eder. Onlara pastayı, şarkıları, armağanları ve her yıl bir adet artan mumları anlatır.

Onlar bunu saçma bulur ve şöyle der: “Bizler için kutlama özel bir durum gerektirir. O geldiğinde yas tutulacak ölüme bir adım daha yaklaşmanın nesi özel anlamadık… Üstelik bu durum için bir çaba gösterilmez ki, bu kendiliğinden olur.”

“Peki” der yazar, “Siz neyi kutlarsınız?”

“Daha iyi olmayı! Bizler eğer geçen yıla göre daha iyi, daha bilge olmuşsak bunu kutlarız. Bu an da her yıl sabitleşmiş bir gün olamaz. Bunu ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini ancak sen söylersin…”


18 Ağu 2010

− Taksi!

Bazı arkadaşlar taksi gibidir.

Yağmurlu, fırtınalı bir günde; en ihtiyacınız olduğu zamanda bir tane bile bulamazsınız. Bulduklarınız da doludur, üstünüze su sıçratarak hızla geçer yanınızdan. Eliniz havada kalırsınız.

Ancak ne zaman ki onun size ihtiyacı vardır, müşteri arayan boş taksi gibi yanınıza yanaşır, selektör yakar, gözünüzün içine bakıp korna çalar, bırakmaz peşinizi…

Mesafe kısaysa yürümeniz, cebinizde para yoksa otobüse binmeniz gerekir.

Bazı arkadaşlar taksi gibidir…


Yaprak


kocaman bir ağaçtan
küçücük bir yaprak düştü göle

henüz yeşildi yaprak
umursamadı ağaç
farkına varmadı göl.