26 Eyl 2010

Pizzalar ve İnsanlar

İnsan bir bütündür. Onun fiziksel görünüşünde, davranışlarında ya da kişilik yapısında "ayrıntı" gibi gördüğümüz ne varsa aslında onu "o" yapan temel özelliklerinden biridir. Bu yüzden "Onu çok seviyorum ama bir de bu kadar bencil olmasa..." diyen biri, aslında o kişi bu kadar bencil olmasa muhtemelen onu çok sevmeyeceğinin farkında değildir. Bu şuna benzer: "Ah şu pizza ne güzel bir şey! Bir de bu kadar kalorili olmasa..." İyi de, o kadar kalorili olmasa onu sevmezdin zaten.. Bir insanda sevdiğimiz ne varsa, aslında sevmediğimizi sandığımız yönlerinden beslenir.

Bir de şu tarz eleştiri cümleleri duyarız, özellikle televizyonda gördüğümüz hayatlara dair: "Bu adam bu kadar zengin olmasa, bu kız ona bakar mı hiç!" Bakmaz, evet. Çünkü o adam zengin olmasa, o adam olmazdı zaten. Onu zengin yapan her neyse -zekası, cesareti, bilgisi, eğitimi, şansı- kişiliğine dahildir. Zengin olmanın verdiği özellikleriyle -kendine güven, ukalalık, alçakgönüllülük, rahatlık...vs- bir bütün olmuştur o kişi.

Aynı şey ünlüler için de geçerli: "Ünlü olmasa kim bakar ona!" Kimse bakmaz muhtemelen. Çünkü ünlü olmasa, o başka biri olur. Onu ünlü yapan özelliklerdir onu o yapan zaten. Şeytan tüyü mü dersin, talihli olmak mı, yetenek mi, çekim gücü mü...

Yani bir insanın zengin olması ile fakir olması arasındaki fark hem oluş süreci hem de olduktan sonraki durumları için hiç de küçümsenecek özellikler değildir ve bir insanın genel yapısına dahildir. Ünlü olmak da öyle...

Pizza örneğinden devam edersek: "Bu pizzanın aynısını ben evde yapsam yemezsiniz. Aynı malzeme, üstelik daha sağlıklı... Dünyanın parasını verip dışardan pizza alıyorsunuz!"
Evde yaptığınla dışardaki çok farklı olduğu, zaten bu yüzden sen pizzanı bize bile yediremezken Dominos bu işten milyon dolarlar kazanabildiği için olabilir mi?

İnsan her şeyiyle bir bütündür. Onun önemsiz sandığımız her ayrıntısı, kötü sandığımız her özelliği, ya da "şu yönü olmasa beş para etmez" diye küçümsediğimiz her şeyi aslında onu "o" yapan temellerdir. Birini bile çıkarsanız bambaşka biri oluverir...

14 Eyl 2010

Anladım




Anladım,

Hiç bir şey onu diriltemezmiş

bir çiçek solunca...


Ve zaman yaranın kendisiymiş

elindeki tek ilaç umut olunca...


-2002-

5 Eyl 2010

Seçim

Seçimlerimiz, başımıza gelen her kötü olayda aslında zamanında böyle bir hakkımız yokmuş gibi davrandığımız ve şans, kısmet, kader, dünya düzeni gibi birçok mazerete sığınarak görmezden geldiğimiz müdahale gücümüzdür. Seçim yapabilmek için en az iki seçenek, özgür bir irade ve muhakeme yeteneği gerekir. Bir şeyi seçerken başka bir şeyi de kaybettiğimiz için ‘neyi istediğimiz’ kadar ‘neyi kaybetmeyi göze alabileceğimiz’ de önemlidir karar vermemizde. Kimi zaman da çok basit gibi gözüken tercihlerin aslında çok önemli sonuçlar doğurabileceğini bilmeden her gün yüzlerce seçim yaparak geçer hayatımız.

Seçim yapmak kadar, verdiğiniz kararın sorumluluğunu almak da önemlidir. Spora gitmek ve sağlıklı beslenmek yerine hareketsiz kalmayı ve çok yemek yemeyi tercih ediyorsanız kilolu olmaktan şikayet etmemelisiniz. Hem 150 kilo olup hem de bunu dert edinmeyen “kendiyle barışık” dediğimiz insanlar seçimlerinin arkasında durabilen kişilere en güzel örnektir. Ya da polis tarafından yakalanıp da emniyete götürülürken son derece rahat olan hatta gülümseyip yaptığı işten pişman olmadığını belli eden işaretler yapan suçlular, seçimini bilerek ve isteyerek yapmış, bu işe girişirken yakalanmayı göze almış ve kararının sorumluluğunu sonuna kadar taşıyan kişilerdir. İşledikleri suç ne kadar yanlış olursa olsun seçimlerinin arkasında durabilmeleriyle saygıyı hak etmişlerdir.

Günde iki paket sigara içmeyi tercih ediyorsanız günün birinde kanser olduğunuzu öğrendiğinizde şaşırmamanız gerekiyor.

Sizden daha akıllı olmadığına emin olduğunuz ve siz kızlarla gezerken o kütüphaneye gidiyor diye alay ettiğiniz sivilceli ve gözlüklü o çocuk şimdi hiç anlam veremediğiniz şekilde sizden çok daha kariyerli bir işe ve yüksek bir maaşa sahipse bu okul yıllarında eğlence, miskinlik yerine sabahlara kadar ders çalışmayı seçtiği için olabilir mi?

Dünyanın en yanlış adamıyla evlendiğinizi mi düşünüyorsunuz? Demek kocanız sabahlara kadar eve gelmeyen, sizi aldatan, sorumsuz biri… Acaba aylarca peşinizde koşan o düzgün, akıllı, iyi niyetli çocuğa “Sen çok iyi birisin ama…” diyip de ailenizin tüm uyarılarına karşın barlardan çıkmayan, giyiminden konuşmasına kadar serserilik akan ama kahretsin ki çok da yakışıklı olan o züppenin peşinden gittiğiniz için olabilir mi? Yoksa onun evlendiğiniz zaman sihirli bir değnek dokunmuş gibi değişeceğini mi ummuştunuz? Ya da o zamanlar monotonluk ve sıradanlık yerine heyecan ve çekiciliği seçtiğiniz kadar huzur, güven ve iyilik yerine risk, bencillik ve sorumsuzluğu seçtiğinizin farkında mı değildiniz?

Seçimlerimizi her zaman en doğru şekilde yapmak elbette mümkün olmayabilir. Ama kararımızın sorumluluğunu alabileceğimiz şeyi seçmemiz gerekir.

Kumar oynamak, çok para kazanmayı değil, her şeyini kaybetmeyi göze almayı seçmektir.

Kopya çekmek, yüksek not almayı değil, disipline gitmeyi göze almayı seçmektir.

Hız sınırını geçmek, biran önce varmayı değil, kaza yapmayı göze almayı seçmektir.

Seçim, neleri kazanacağınıza değil, neleri kaybedeceğinizi göze almanıza karar vermektir. Ve kararınızın arkasında durabilmek, yaptığınız seçim kadar önemlidir.

1 Eyl 2010

İnisiyatif

Eşitlik, adalet değildir. Eşitlik herkese aynı şeyi; adil olmak ise herkese hakettiğini vermektir. Yöneticilik, kimin neyi hakettiğini görebilmektir.

Kurallar, herkesi "vasat" ile "iyi" arasında tutmayı hedefler ve sıradanlığa razıdır. Yasaklar, o toplum içindeki en aptal ya da en kötü niyetli kişiye göre konmuş genel kurallardır. Yönetici, kuralları herkes için ve her durumda eşit olarak uygulayan değil, duruma ve kişiye göre esneterek inisiyatif kullanandır.

İnisiyatif uygulayabilmek için yetki ve sorumluluk sahibi olmak gerekir. Yetki olmadan sorumluluk zavallı, sorumluluk olmadan yetki zalim yapar.

28 Ağu 2010

Akıllanış


seni sevdiğimi sandığım geceler
yatağıma kapanıp sessizce ağlayışım...
seni sevdiğimi sandığım geceler
ahh.. ne kadar aptalmışım!

-1996-

23 Ağu 2010

Yaz Biter

Bir sabah, özlediğiniz o güneş ışığının yüzünüze vurmasıyla uyanırsınız. Aklınıza o gelir ve onunla birlikte çimlere uzandığınızda içinize doluşan yaz kokusu kaplar odayı.

Oyun oynayan çocukların, oyunlarını ciddiye alan seslerini duyarsınız dışarıdan. Aklınıza o gelir. Onun en basit işleri bile nasıl ciddiye aldığını anımsarsınız. Yüzünüzde, yaramaz bir çocuğun kendini affettirmek adına takındığı masum ama hınzır bir ifade belirir bir süre. Tıpkı bu anlarda onun yaptığı gibi... Fark edince gülümsersiniz. Hüzünlü bir gülümseyiştir bu.

Kahvaltıya oturduğunuzda çayınızı koyarsınız. O gelir aklınıza. Ona dair kurduğunuz düşlerden biri, tek bir film karesi gibi geçer bir anlığına: “Siz kravatınızı bağlamış, işe yetişmek için aceleyle kahvaltı masanıza oturmuşsunuz. Çocuklar okul çantalarını hazırlıyor. O, portakal sularınızı dolduruyor, bir yandan da henüz tam uyanamamış küçük oğlunuzun yakasını ilikliyor. Evde, güne başlamanın bir telaşı var. O, kendinden emin bir şekilde her şeyi düzenliyor. Ne de güzel bir anne. Sabahlığı tüm dişiliğini ortaya çıkarıyor. Siz kapıdan çıkarken dudağınıza bir öpücük konduruyor. Gün boyu akşamın olmasını ve eve gelmeyi bekleyerek sabırsızlanıyorsunuz” Kültür kuşatması ve kargaşası içinde yaşayan bir ülkede, elbette ki Amerikan filmleri gibi olacaktır hayalleriniz. Birlikte gittiğiniz bir filmden bir sahnedir belki de bu, o anda bilemezsiniz. Tek bildiğiniz şey, onun çok iyi bir anne olacağıdır... Tıpkı anneniz gibi...

Dışarı çıkarsınız. Yazı dolu dolu içinize çekip, kendinizden geçersiniz bir an. Cennet bu olsa gerek, dersiniz. El ele sevgililer geçer size inat. Aklınıza o gelir. Korkarak bakarsızınız kızın yüzüne. O değildir. Onun kadar güzel değildir. Olamaz da. İçinizden erkeğe “Sakın kaybetme!” demek gelir, “Onun ve yaşadıklarının değerini bil oğlum! Sonra şair olursun...” Garip bir duygudur bu. Gördüğünüz her kızda, her mutlu çiftte onu görüp hüzünlenirsiniz. Kızlardan biri o olmadığı için rahatlarsınız. Onun nerede, kiminle olduğunu merak edersiniz. Aslında cevabını bildiğiniz bir sorudur bu. Gözleriniz dolar... Sinirlenirsiniz, belki de ondan nefret edersiniz bir anlığına. Tam bu anda aklınıza, ona sinirlendiğiniz anlarda, kendini affettirmek için nasıl da masum bir yavru kedi sıcaklığında size yanaştığı gelir. Çok özlersiniz...

Tam o sırada telefonunuza bir mesaj gelir. Aklınıza o gelir. –teknolojinin 21. yüzyıl romantizmine son etkisidir cep telefonları ve mesajlar. Popüler kültüre ve sahte ilişkilere inat, ucu yakılmış bir aşk mektubudur hala bazı mesajlar sizin için. Yüzüne söyleyememek kadar utangaç, iki mesaj arasındaki bekleme süresi kadar heyecanlı...– Duyduğunuz her mesaj sesi bir umuttur sizin için. Ondan gelebilecek bir mesajın umududur bu. Gerçi, kendinizi güçlü hissetmek ve “en iyi yalan” Oscar’ına aday olan “unutmuş, umursamaz” rolünüzün hakkını verebilmek için adını silmişsinizdir telefonunuzdan. Ne var ki, numarası aklınızdadır hala... kahretsin! Bu mesaj da ondan değildir... Siz yine “en iyi aptal aşık” heykelciğini alırsınız dalga geçen kahkahalar eşliğinde, jürinin mutlu çiftlerden oluştuğu bir ödül töreninde...

Akşam olur. Bir başkadır yaz akşamları. Esen ılık rüzgar bir parça huzur bırakır içinize. Akşam yürüyüşlerinde yeni bir şeyler ararsınız. Doğanın canlılığını örnek alarak değişim sözü verirsiniz kendinize. Belki sigarayı bırakırsınız sadece birkaç saatliğine. Daha fazla kitap okumaya karar verirsiniz, yeni kitaplar alırsınız; çoğunu birkaç sayfa okuyup kitaplığınıza koymak üzere. Her yeni yaz, yeni kararlar zamanıdır, yeni umutlar bulmak ve bir sonraki yaza güçlü biri olmak için. Onu unutmak için...

Gece eve gelirsiniz. Artık tek başınasınızdır odanızın geleneksel hüzün saatlerinde. Artık ne sizi oyalayacak arkadaşlarınız, ne kalbinizin sesini daha az duymanıza neden olacak kulaklıklarınız, ne de hayata daha olumlu bakmanızı sağlayacak pembe gözlükleriniz vardır yanınızda. Yalnızsınızdır. Gece yalnız kalan her aşık gibi gafil avlanırsınız. Aklınıza o gelir yine. Bu sefer kalbinize saplanan bir bıçak gibidir. Saplanır, sabaha kadar çıkmaz. Eliniz telefona gider belki. Belki sesini duyup kapatırsınız. Belki de cesaret edemezsiniz aramaya, ya meşgul çalarsa diye. Yazılar yazar, yırtarsınız. Her kederli şarkıya bir sigara yakarsınız. Tüm diğer dertleri biriktirip onda birleştirirsiniz. “O olsa böyle mi olurdu! Tek başına yeterdi size…”

Yazın da, diğer tüm mevsimlerde olduğu gibi aklınıza o gelir. Sonra bir sabah uyandığınızda, kırmızı bir yaprak bulursunuz pencerenizde. Yazın ne zaman bittiğini anlamazsınız yine…

Mevsimler değişir, dünya döner, zaman geçer.

Siz değişmezsiniz, o dönmez, yara geçmez...

20 Ağu 2010

Yıldız, Figüran ve Pasta Mumları

I.

İnsan ne zaman Oscar almış bir dünya yıldızı gibiyken bir günde basit bir figürana dönüşür?

Elbette doğum gününün ertesi gününde.

Bir gün önce "doğum günü çocuğu" iken, hediyeler pastaları, sürprizler mesajları, telefonlar çiçekleri kovalarken, yani tüm ilgi sizin üzerinizdeyken kendinizi tam da küçüklüğünüzde büyüyünce olmayı düşlediğiniz popülaritede bir yıldız olarak bulursunuz. Sanki herkes o gün sizi mutlu edebilmek için yataktan kalkmıştır. Yolda yürürken bile herkes hayranlıkla size bakıyor ama tepkinizden çekindiği için yanınıza yaklaşıp doğum gününüzü kutlayamıyordur sanki. Aslında sadece doğum gününüzde değil, her zaman için hak ettiğiniz ilgidir bu ve nihayet insanlar gerçek değerinizi anlamışlardır, geç de olsa… Eğlenceler, kutlamalar, gülümsemeler, iltifatlar…

Ne var ki ertesi gün, yani yeni yaşınızın ilk günü gerçek hayata dönersiniz. Ne hediye vardır ne dakika başı gelen mesaj ne de sizin ekseninizde dönen insan topluluğu... Bir günlük saltanatın sonu!.. Üstelik daha da acısı, doğum gününüze -364 günle- en uzak olan da sizsinizdir ve sizinkine gelene kadar onlarca arkadaşınızın doğum gününde, onların başrolünde figüran görevinde oynamanız gerekir…

II.

Bir Çift Yürek adlı kitapta yazar, Aborjinlere doğum günü partilerinden söz eder. Onlara pastayı, şarkıları, armağanları ve her yıl bir adet artan mumları anlatır.

Onlar bunu saçma bulur ve şöyle der: “Bizler için kutlama özel bir durum gerektirir. O geldiğinde yas tutulacak ölüme bir adım daha yaklaşmanın nesi özel anlamadık… Üstelik bu durum için bir çaba gösterilmez ki, bu kendiliğinden olur.”

“Peki” der yazar, “Siz neyi kutlarsınız?”

“Daha iyi olmayı! Bizler eğer geçen yıla göre daha iyi, daha bilge olmuşsak bunu kutlarız. Bu an da her yıl sabitleşmiş bir gün olamaz. Bunu ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini ancak sen söylersin…”


18 Ağu 2010

− Taksi!

Bazı arkadaşlar taksi gibidir.

Yağmurlu, fırtınalı bir günde; en ihtiyacınız olduğu zamanda bir tane bile bulamazsınız. Bulduklarınız da doludur, üstünüze su sıçratarak hızla geçer yanınızdan. Eliniz havada kalırsınız.

Ancak ne zaman ki onun size ihtiyacı vardır, müşteri arayan boş taksi gibi yanınıza yanaşır, selektör yakar, gözünüzün içine bakıp korna çalar, bırakmaz peşinizi…

Mesafe kısaysa yürümeniz, cebinizde para yoksa otobüse binmeniz gerekir.

Bazı arkadaşlar taksi gibidir…


Yaprak


kocaman bir ağaçtan
küçücük bir yaprak düştü göle

henüz yeşildi yaprak
umursamadı ağaç
farkına varmadı göl.

16 Ağu 2010

Merdiven


Hayat, sonsuz basamakları olan bir merdivendir. Her basamak bir öncekinden yüksek, bir sonrakinden alçaktır. Çıkılan her yeni basamakta biraz daha yükseldiğiniz için, hem daha geniş açıdan bakabilirsiniz çevrenize; hem de yukarda olduğunuz için, biraz daha iyi fark edilirsiniz aşağılardan. Çıktığınız her basamağa sadece kendinizi değil, o basamağa çıkmak adına öğrendiğiniz deneyimleri ve bir önceki basamakta yaşadığınız anıları da götürürsünüz.

Hayat merdiveninin sonsuz basamakları arasında dolaşırken yalnız değilsinizdir. Birçok insan vardır etrafınızda. Kimileri bir üst basamakta durup elini uzatır, sizi yanına çekmek için... Kimileri bir alt basamaktan paçalarınıza yapışarak aşağı çekmeye uğraşır. Bir de aynı basamağı paylaştıklarınız vardır. Bunlar içinde en olumluları, bir üst basamağa çıkmaya kararlı olup da size örnek olanlardır. En tehlikelisi ise, içinde olduğu basamağı zirve sanarak sizi de yanıltanlar...

Oysa sonsuzdur hayat merdivenlerinin basamakları. Her basamak bir sonraki için araçtır sadece. Her basamak bir sonraki için deneyimdir, hazırlayıcıdır. Kesin bir zirve asla yoktur. Kendinize koyduğunuz amaçlar doğrultusunda geçici zirveler vardır yalnızca... Çıkılan her yeni basamak, elbette bir süre dinlenmeyi ve yeni basamağın tadını çıkarmayı hak ettirir. Ancak 'yeni basamak parti'sinde, tüm kadehler "bir sonraki basamağın şerefine" kalkmalıdır.

Her basamakta iki ödül vardır: Bu uzun yolculukta size yol gösterecek yeni deneyimler ve görevi yorulduğunuz anlarda size güç katmak olan yeni anılar.

Önemli olan, her basamağı emin adımlarla çıkabilmenizdir. O basamağı hak ettiğinize en başta kendinizi inandırabilmektir. Çünkü zaten sizi aşağıya çekmek ya da itmek için uğraşan o kadar insan varken, bir de aksak adımlar atmak, kendinizi aşağıya doğru yuvarlanırken bulmak demektir. Hayat merdiveninin en acı yanı budur: Bin bir uğraşla ve uzun sürede çıktığınız onca basamağı bir anlık zaafla kaybedebilirsiniz. Ancak hayat zalimdir; çünkü insanlar "fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinizle" ilgilenir.

Hayatta bazen aldatmacalar vardır. Sizden daha alt basamaktaki biri, altına bir tabure alıp sizinle aynı yükseklikte, hatta sizden daha yüksekte görünebilir. Aslında bu taburenin ve buna kananların sorunudur. Basamakları emin adımlarla çıkmış kişi, kendinin hangi basamakta olduğunu zaten bilir ve hatta bu duruma gülümseyerek cevap verir.

Hayat sonsuz basamaklardan oluşan bir merdivendir. Değerleriniz doğrultusunda neyi basamak kabul ettiğiniz ve ne doğrultuda yükselmek istediğiniz size kalmıştır. Bu sonsuz merdivende hedeflediğiniz basamak; ufkunuzun, amaçlarınızın ve düşüncelerinizin büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Her yeni basamağa nasıl ulaştığınız, diğer basamaklar için de ipucu olacaktır. Ve kendinizden emin oluşunuz, basamaklar arasındaki yolculuğunuzda karşınıza çıkacak olan "çekemeyen, destekleyen, yuhalayan, alkışlayan..." tüm insanlara aynı tepkiyi vermenizi sağlayacaktır: Gülümsemek!


15 Ağu 2010

Gör


Bazen bakar ama göremez insan.
Saatlerce arar kaybettiği eşyasını, sonunda onlarca kez baktığı yerde bulur.
Defalarca bakmıştır aynı yüze, ancak ilk gördüğünde aşık olur.
İçindedir, gözlerini bile kırpmadan bakar balık; ama denizi göremez. Denizden haberi olmadan ölür.
Uzun uzun kendine bakar aynada; ama aynayı göremez insan.

Resim büyüktür bazen, görmek için uzaklaşmak gerekir...
Karanlıktır bazen, görmek için ışığı yakmak gerekir...

Görmek için bazen yeniden bakmak gerekir.

13 Ağu 2010

Derin Kuyu ve Kısa İp

Karnı tok bir insanın ekmek çalması mı daha gariptir, aç bir insanın eline fırsat geçtiği halde nefis gözüken bir yiyeceği çalmamış olması mı? Ya da hiç açlık çekmemiş olan birinin ekmek çalan birini yargılaması mı?

Üç öğün açık büfeyle beslenen bir insanın ekmek çalmaması onun yeterince “ahlaklı” olduğunu mu gösterir? Yoksa ahlak dediğimiz şey hem çok aç olup hem de eline en sevdiği yiyeceği çalma fırsatı geçtiği anda mı belli olur ancak?

Zaten sahip olabileceğimiz ya da canımızın istemediği bir şeyi çalmamak, her tarafı kamera ve güvenlik görevlisiyle dolu bir yerde hırsızlık yapmamak bizi yeterince ahlaklı yapar mı?

Bihter ahlaksız tamam. Ama sen kaç defa Behlül gibi biriyle aynı odada yalnız kaldın? Sana bakıp iç geçiren o hafif göbekli ve biraz ter kokan adama yüz vermedin diye sen ahlaklısın ama Bihter namussuz öyle mi? Emin ol, eğer Behlül göbekli, kel ve gözlüklü olsaydı ve o haline bakmadan amcasının karısına asılsaydı öyle bir namus timsali kesilirdi ki Bihter, gözlerin dolardı: “Evliyim ve üstelik seni oğlu gibi gören bir adamın eşiyim ben! Bu ne ahlaksızlık! Hiç mi utanma yok sende?”

Bihter’i “ahlaksız bir kadın” ya da “namus timsali” yapan biraz da Behlül’ün kim olduğudur.

Bir insanı “hırsız” ya da “namuslu” yapan karnı aç olduğu anda nerede ve nasıl bir yiyecekle karşılaştığıdır.

Bir binayı “sağlam” ya da “dayanıksız” yapan kaç yıl ayakta kaldığı değil, ne şiddette ve kaç deprem atlattığıdır.

Her insanın bir irade eşiği vardır. O eşiğe gelmeden ahlaklıyım diye övünmek ya da başkasına ahlaksız demek kolay iştir.

Herkes kendi kuyusunun ne kadar derin olduğuyla övünür; ama belki de kısa olan iptir…

11 Ağu 2010



One More Cup of Coffee
Bob Dylan

Basamak

Boşuna değildir mankenlerin başının üstüne kitap koyarak yürümeye çalışması...
Kitap, düzgün yürümeyi öğretir.

Boşuna değildir Tanrı'nın ekmeğe ulaşmak için kutsal kitabını basamak olarak kullanmaya izin vermesi...
Kitap kişiliği besler.

9 Ağu 2010

Herkes Sevdiği Halde Sevmediklerim


Tarihi Cumhuriyet Meyhanesi


Arkadaş ortamına uyarak birçok kez gitmek durumunda kaldığım, çok büyük bir aksilik olmazsa bir daha asla gitmeyeceğim mekan. Özellikle hafta sonları asker uğurlamasına denk gelen bir otogar gününü kadar kalabalık olur. İki çeşit fiks menüsü vardır; ancak rezervasyon yaparken ısrarla "ikinci menüyü istiyorum" deseniz de masaya oturunca birinci menüyle karşılaşırsınız. Rakı seçeneğiniz de kısıtlıdır, örneğin Yeşil Efe yoktur...
Servis başarısızdır diyemeyeceğim; çünkü ortada servis diye bir şey yoktur. Garsonların tek görevi rakı şişesi ve suları masaya bırakıp gitmektir, sevis yapmazlar.. Ara sıcakların bile, üç çeşidini birden koca bir tabakla, masanın ortasına bırakıp giderler. Ola ki şalgam, buz gibi bir isteğiniz oldu, tahmin edebileceğiniz en geç zamanda gelir, hatta çoğu kez tekrar hatırlatmadan gelmez. Bu arada "kavun" gibi sıradışı bir talebiniz varsa bu fiks menüye dahil değildir ve ekstra ücrete tabidir.
Fasıl demeye bin şahit isteyen bir canlı müzik vardır. Hoparlörlerden bangır bangır bağıran çalgıcı grubu Türk sanat müziği yanında arabesk, halk müziği ve pop bile söylemektedirler. 2-3 şarkıda bir 15 dakikalık mola verilir. Ama asıl rezalet bu çalgıcı grubunun masaları dolaşmasıyla vuku bulur. Masalardaki her erkekten bahşiş almadan gitmeyip klarneti kulağınıza üflemek, defi beyninizin içinde çalmak suretiyle kelimenin tam anlamıyla tacize başlarlar. Nereden aldığı güçle bunu yaptığı bilinmez ama en büyük bombalarından biri ise kapalı mekanlarında fosur fosur sigara içimine izin vermeleridir. Meze ve yemeklerinin de hiçbir özelliği yoktur. Her şey gayet fabrikasyon ve sıradandır.


Hiç mi olumlu yanı yok? Herkesin iyice kafayı bulduğu saatlerde çalgıcılara doğru "Recep'in en çok korktuğu adamın sevdiği şarkıları çal bana!" diye haykırış duyabilir, ardından alkışlar ve Atatürk resimlerine doğru tokuşturulan kadehlere şahit olabilirsiniz.

Alternetifi nedir?
Galata Meyhanesi. Üstatlardan oluşan akustik fasıl... Kibar ve güleryüzlü garsonların elinden çıkan tam anlamıyla düzgün bir servis... Tabak estetiğine de önem verilmiş lezzetli ve bol çeşitli yiyecekler...

---


İsmail Köybaşı

Son yıllarda 4 büyük takımda izlediklerim içindeki en kötü solbektir. Kim hangi maçta nasıl bir performansını ve yeteğini görmüştür de futbol kamuoyu tarafından geleceğin dünya yıldızı olarak falan adlandırılmaktadır anlamış değilim. Arkasına adam kaçırma, rakip sağ açığa metrelerce refakat etme, en kritik bölgede telaşlı ve ayarsız top kullanma konularında oynadığı her maçta en seçkin örnekleri vermektedir. Başka bir mevkide oynadığında farklı olur belki de onu bilemem, sol bek olarak durumu budur...
Sonuç olarak, İsmail'in de "Genç Semih", "Sergen'in veliahtı Yasin Sülün" gibi, nereden çıktığı belli olmayan aşırı umutlu ve olumlu bir önyargı sayesinde uzun yıllar tükenmeyecek anlamsız bir kredi sahibi olacağını; ancak günün birinde bu gereksiz ısrardan vazgeçilip de takasta kullanılmak suretiyle bir Anadolu takımında futbol hayatına devam edeceğini düşünüyorum, ne yazık ki...


Hiç mi olumlu yanı yok?
Hücuma çıktığında düzgün ve olumlu işler yapabiliyor; ancak hücuma katkısı bile ortalama bir performanstan öte değil.

Alternatifi nedir? Elbette İbrahim Üzülmez... 37 değil de 17 yaşındaymış gibi 90. dakikada bile çılgınca depar atabilen, rakip forvetin yakasını bir an olsun bırakmayan, diri ve ayakta bir kaptan...

---



Issız Adam

Aslında kendi zavallılıklarına ağlayan terk edilmiş kent kızlarına hitap etmekten öteye gidemeyen, türüne "aşk filmi" demenin aşk filmlerine haksızlık olacağı ve "Kabuslar Evi" serisinden sonra yaptığı en kötü iş olan Çağan Irmak filmidir. Filmin konusu sıradan, diyolagları zayıftır. Film içinde ne zekaya hitap edebilecek bir senaryo başarısı ne de aşka dair bir çıkarım mevcuttur. En önemli sorun bir filmi film yapan neden-sonuç ilişkisinin tamamlanamamış yani esas oğlan Alper'in neden böyle sapkın olduğunun cevabının verilmemiş olmasıdır.(Aynı Çağan Irmak son filmi "Karanlıktakiler"de filmin sonundaki sürpriz bir flashback ile neden sonuç ilişkisini kurmuş ve filmin etkili bir hikayesinin olmasını sağlamıştı.)
Sonuç bölümü terk edilmiş kızları ağlatmaya yetse de "neden" kısmını verilmediği için filmden sonra seyirci Alper'in bu durumunu kendi hayal gücüyle analiz eden teoriler üretmeye başlamıştır. Bunlardan en rağbet göreni Alper'in durumunu kendine bile itiraf edemeyen gizli bir eşcinsel olmasıdır. İlişkilerinde aşırı sertlikten hoşlanan ve sanki kadınlardan intikam alırcasına kendini kaybeden Alper, yemek yapmak ve eski 45'likler dinlemekten hoşlanıyor. Alper'in annesi köyden geldiğinde İstanbul'da tek başına yaşayan oğlu onu ilk kez bir kız arkadaşıyla tanıştırıyor. Anne, Ada'ya oğlunu bırakmaması için adeta yalvarırken köye de "Bakın oğlum eşcinsel değil." haberini verecek olmanın mutluluğuyla dönüyor. Bu teorinin en önemli kanıtı ise filmin son sahnesindeki çarpıcı kare. Aralarında platonik aşk varmış izlenimi uyandan Alper ve garson, ortalarındaki çocuğun ellerini tutmuş, bir aile edasıyla sinemaya gidiyorlar.

Bu teori doğruysa ve Alper eşcinselse, Çağan Irmak bu etkili senaryoyu yansıtamamış daha doğrusu yansıtmaya cesaret edememiş demektir. Yok bunlar tam anlamıyla hayal gücüyse Issız Adam izleyicisini tatmin edemeyen ve alternatif bakış açısı uydurmak zorunda bırakan eksik bir film demektir.
Hangisi daha kötü bilmiyorum ama sonuç olarak Issız Adam, geride kendilerini terk ettiği için şu an pişman olan erkekler bıraktığını uman kızların avuntusundan ve aslında kendilerine gözyaşı dökmelerinden öte bir film değildir benim için...


Hiç mi olumlu yanı yok?
Film müzikleri albümü çok güzel. Yeni kuşağın bu vesile ile eski 45'likleri ve Ayla Dikmen gibi sanatçıları tanımasını sağladı bu film.

Alternatifi nedir? Yerli aşk filminden söz ediyorsak "Selvi Boylum Al Yazmalım"dan ötesi yoktur bence. "Sevgi emektir" ancak bu kadar güzel anlatılır.

4 Ağu 2010

İstanbul'da Yaşayan Ankaralılar


Ferhan Şensoy, Ankara'yı anlatırken "Karşıdan karşıya geçerken herkes cetvelle çizilmiş gibi sağdan yürüyordu." der. Nüfusunun çoğunluğu devlet memuru ya da öğrenci olan ve adım başı "bakanlık, genel müdürlük, elçilik, komutanlık... vb" ile karşılaştığınız bir şehirde "cetvelle çizilmiş" bir düzenin varlığı şaşırtıcı olmasa gerek. Bu ve benzeri tanımlamalar Ankaralılar tarafından "Çok abartmışlar, bizdeki trafik de artık yabana atılır cinsten değil..." gibi cümlelerle kesiliyor olsa da, İstanbul'a göre çok daha huzurlu, düzenli ve sakin bir kent olduğu kesindir Ankara'nın.

İstanbul ise heyecanlı, sürprizle dolu, hareketli, kalabalık, güvensiz ve düzensiz bir şehirdir. Ülkenin en lüks binasında tokuşturulan 21 yıllık viskinin kristal kadehleri ile en sefil gecekondusunda bölüşülen bir dilim kuru ekmek arasında 100 metre mesafe vardır İstanbul'da.

Herhangi bir merkezi caddeye gidip yoldan geçenlere baktığınızda yarım saat içinde şunları görmeniz mümkündür: sakalları göbeğine kadar uzanan ve kentin ev sahibi mağrurluğuyla etrafı süzen bir molla; özgüvenle ve yüksek sesle konuşan bir travesti; televizyondaki kadar yakın olmayan birkaç ünlü; takımının maçına giderken küfürlü tezahüratlarıyla etrafı inleten bir grup taraftar; ellerinde Starbucks kahveleri ve son model cep telefonları ile üstlerinde sahte D&G tişörtleri ve ceplerinde akbilleri ile arkadaşlarının yanında "tornacı babasıyla" karşılaşmamak için dua eden gençler, yarım milyonluk arabasından inen kirli sakallı genç işadamı, onun solaryum zencisi ve club'ların "vodka+redbull" güzeli manken sevgilisi; onlara mendil satmaya çalışan çıplak ayaklı çocuklar... Ve tüm bunların arasında yürüyüp giden, hiçbir şeye şaşırmayan İstanbullular...

Ya Ankara'da doğup büyüyüp, herhangi bir nedenden dolayı yaşamlarını İstanbul'da sürdürmek durumunda kalan Ankaralılar?

Farkında olmasalar da ortak özellikleri vardır: Genellikle ağırbaşlı, kurallara uyan, ilk başta soğuk ve çekingen gözüken, güvenilir ve saygılı insanlardır. Ancak muhtemel ortak özelliklerini bir tarafa koyarsak İstanbul'da yaşayan Ankaralıların iki uç grubunu şöyle oluşturabiliriz:

1- Ankaralı olarak kalanlar: Onlar, İstanbul'un bu kozmopolit, kalabalık ve enerjik yaşantısına ayak uyduramayıp, hala Ankara'nın o huzurunu özleyen kişilerdir. Gece yaşantısını sevmezler. Onlar için İstanbul'u Ankara'dan ayıran tek olumlu eylem deniz kıyısında çay içmek ya da vapura binip martıları seyretmektir. Onları çoğunlukla ellerinde bavulla, otobüs şirketlerinin önünde ya da Haydarpaşa'da görebilirsiniz. Çünkü bayram, tatil, izin demeyip ilk fırsatta Ankara'ya, ailelerinin yanına giderler. İstanbul onlar için sadece bir zorunluluktur. Kuğulu Park, Tunalı, Bahçeli her zaman burunlarında tüter. İstanbul'da ne kadar yaşarlarsa yaşasınlar her zaman Ankaralı olarak kalacaklardır.

2- İçindeki İstanbulluyu bulanlar: Onlar, İstanbul'da kendilerini bulmuşlardır aslında. Zaten uzun süredir Ankara kendilerine dar gelmektedir. Bir süre sonra "Denizsiz şehir olmaz hoca!" ya da "Hayat İstanbul'da!" gibi cümleler sarfetmeye başlarlar. Ailelerinin onları dört gözle beklediği tatillerinin bile çoğunu İstanbul'da geçirirler. Geceleri çok etkindirler. Nevizade, Asmalı, Kuruçeşme, Bebek onlardan sorulur. Tuttukları takımın kombineleri de ceplerindedir. Ankara, kıyıda terk edilmiş eski bir limandır onlar için. Ne de olsa açık denizlere çoktan yelken açmışlardır...

***

Ya Ankara'da yaşayan İstanbullular mı?
Onu da Yılmaz Erdoğan özetliyor:

"Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür

Bu kadar insanın neden

Ankara'yı sevdiğini anlamadan

Ankara'da yaşamak"

30 Tem 2010

Yazamamak

Bir suçluymuş gibi kalktım masadan,
Kağıt ağlamaklı, kalemse suskun...
Yaşamadan yazmak suçmuş yasadan
Düşler yolda kalmış, ilhamsa küskün...

Şiir de denedim, süslü yazı da
Bu kışı da yazdım, geçen yazı da
Ya hece tutmuyor, ya suç aruzda
Ritim yere düşmüş, kafiye üzgün...

Dışardaki kardan bir ses bekledim
Hayali aşklara kimler ekledim
Koşmak şöyle dursun, hep emekledim
Anlam çoktan yatmış, şekilse baygın...

Tam geliyor derken yeniden gitti,
Konular tükendi, sözcükler bitti,
Kaçıncı kağıt bu yırttığım yetti!
Beyit bana küsmüş, dörtlükse dargın...

Farkına vardım en sonunda sırrın:
Yazıyorsan eğer yaşamalısın!
Bu gece hayalmiş ki her yazdığım
Şair istifa etmiş, şiirse şaşkın!

-1998-

29 Tem 2010

Yazmak

I.

Yapabildiğim en iyi şeydir kendimi ifade etmek. Elbette benim yapabildiğim en iyi şeyin, yine en iyi benim tarafımdan yapılabileceği iddiası yoktur bu söylediklerimde. Tazının yapabildiği en iyi şey koşmaktır; ama en hızlı koşan tazı değildir hayvanlar âleminde. Yine de tabu oyununda tazıyı anlatmanız gerekirse, yasak olan sözcüklerin başında koşmak ve hız gelir, anlatıcı zorlansın da oyun zevkli olsun diye.

Dedim ya, yapabildiğim en iyi şeydir kendimi ifade etmek… Gelin görün ki yazdıklarım, bir kenara not alıp da “daha sonra bunu mutlaka yazmalıyım” dediklerimden çok daha azdır. Ne de olsa yazıp da hayal ettiklerinizin ne kadarını yazabildiğinizi görmektense “bir gün tüm bunları yazacağım ve muhteşem olacak” diyerek muhtemel başarıyı ertelemek daha heyecan vericidir.

II.

Kendimi ifade etme yeteneğimin, Türkçe öğretmeni olmamdan kaynaklandığını söyleyip de bunun bir övgü olduğunu sananlarla çok karşılaştım. “Türkçe öğretmeni olduğun nasıl belli!” ya da “E tabi bir edebiyatçıyla laf yarışına girilir mi!” gibi tümceler her zaman rahatsız etti beni. İçimden ukalaca “İyi de ben leblebi tozunu sevdiğim ve reklâmlardaki küçük kızın gözüne sabun kaçtığı ve bu yüzden öldüğü dedikodularına inandığım zamanlarda da böyleydim.” demek geldi hep.

Okullardan aldığım bilgi yalnızca, gereksiz ahkâmları sıralayıp kültürlü olduğumu göstermek istediğim zamanlarda işe yaradı. İyi bir Türkçe ya da edebiyat eğitimi alan bir kişi biraz da dikkatli olursa elbette hatasız yazıp konuşabilir. Kaldı ki, bunun için bile kişinin kendi çaba ve yeteneği gerekir. Ancak ‘kurallara uygun konuşmak’ ile ‘güzel ve etkileyici’ konuşmak farklı şeylerdir. İyi konuşup yazmak, bilgiye değil beceriye dayalıdır. Bir matematik öğretmeninden çok iyi hesap yapabilmesini beklemek doğaldır; çünkü matematik bir bilimdir. İyi hesap yapabilmek beceri değil, bilgi ister ve bu bilgi de fakültede verilir. Ancak nasıl ki nota ve müzik hakkında her şeyi bilmek sizi iyi bir besteci ya da virtüöz yapmazsa dil bilgisi kurallarını tam olarak öğrendikten sonra hayatınızın geri kalanını Çiçero olarak geçirmezsiniz.

Kendimi ifade gücümün, fakültede aldığım eğitimle yani Türkçe öğretmenliğimle paralel olduğunu söyleyerek iltifat ettiğini düşünenler aslında böyle bir yeteneğin, dört yıllık bir öğrenimle kazanılabileceğini fısıldamakta ve kendi egolarına “Türkçeci olsam ben de böyle konuşabilirdim, yazabilirdim” avuntusunu göndermektedirler. Ayrıca bu insanlar iletişimdeki ayrıntıların muazzam sonuçlar doğurabileceğini de bilmeden yaşarlar. Örneğin kendilerinden daha az yakışıklı birinin nasıl olup da çok güzel bir kızla aşk yaşayabileceğini anlayamazlar; çünkü bu ilişkinin tek bir cümle sayesinde başlayabileceğini ve o cümle ile muadili sandıkları yüzlerce cümle arasında dağlar kadar fark olduğunu asla bilemezler. (Zaten sevgiliye aldıkları çiçeğe iliştirdikleri nottaki güzel dize ve satırların sahibi olan önemli yazar ve şairlerin büyük çoğunluğu da Türkçe öğretmeni değildir. Örneğin: Çehov doktor, Steinbeck marangoz, Balzac tüccar, Orhan Veli tercüman, Orhan Kemal işçi, Yaşar Kemal arzuhalci, Aziz Nesin bakkal, Cemal Süreyya maliyeci, Cahit Sıtkı memur, Mehmet Akif veterinerdir.)

28 Tem 2010

Sebeb-i Blog


Hani derler ya, "Mutluluk varılacak yer değil, yolculuğun ta kendisidir." diye... Belki de yaşamayı umduğumuz şeyin hayalini kurmak, o şeyi yaşamaktan daha güzel olduğu içindir. Bu yüzden birçok kişinin en sevdiği gün -aslında en yoğun iş günü olduğu halde- cumadır, pazar değil. Bu yüzden bavul hazırlamanın keyfi, otelde geçirilen ve üçüncü günden sonra artık birbirini tekrar edip sıkıcı hale gelmeye başlayan zamanlarda yoktur.

Belki de bu yüzden, günde 15 saat çalıştığım kış aylarında hayalini kurduğum "Evde geleneksel yaz miskinliği" adlı tek kişilik festivalim, içinde bulunduğum şu günlerde o kadar da renkli gelmiyor. Yaz miskinliği festivalinin başlıca etkinlikleri, benzerlerinden pek de farklı değil: İzlenen yeni ve her yıl yinelenen eski filmler; zaman stresi olmadan zaplanan, düşündürme kaygısından uzak televizyon programları; atlanacak level kalmayan konsol oyunları; kilo alma kaygısından arındıran akşamüstü yürüyüşleri; internette oyalanma ve keşif gezintileri; kitap, dergi okumaları... Görüldüğü gibi tüm etkinlikler (aslında edilgenlikler) tüketme ve pasiflik üzerine inşa edilmiş durumda.

İçinde "yeni" ve "üretmek" sözcüklerinin aynı anda geçeceği ama çok da yorucu olmayacak bir şeyler aranırken internetin Facebook'la birlikte muhteşem üçlüsünü oluşturan "Twitter" ve "Blog" ile tanışmamın tam zamanı olduğunu fark ettim. Üstelik yazmak becerebildiğim ender yeteneklerimden biriydi ve çok şey de birikmişti. Durum bundan ibaret...

Girizgah faslını geçip, asıl konulara gelelim yavaş yavaş.
Hoş geldiniz...