30 Tem 2010

Yazamamak

Bir suçluymuş gibi kalktım masadan,
Kağıt ağlamaklı, kalemse suskun...
Yaşamadan yazmak suçmuş yasadan
Düşler yolda kalmış, ilhamsa küskün...

Şiir de denedim, süslü yazı da
Bu kışı da yazdım, geçen yazı da
Ya hece tutmuyor, ya suç aruzda
Ritim yere düşmüş, kafiye üzgün...

Dışardaki kardan bir ses bekledim
Hayali aşklara kimler ekledim
Koşmak şöyle dursun, hep emekledim
Anlam çoktan yatmış, şekilse baygın...

Tam geliyor derken yeniden gitti,
Konular tükendi, sözcükler bitti,
Kaçıncı kağıt bu yırttığım yetti!
Beyit bana küsmüş, dörtlükse dargın...

Farkına vardım en sonunda sırrın:
Yazıyorsan eğer yaşamalısın!
Bu gece hayalmiş ki her yazdığım
Şair istifa etmiş, şiirse şaşkın!

-1998-

29 Tem 2010

Yazmak

I.

Yapabildiğim en iyi şeydir kendimi ifade etmek. Elbette benim yapabildiğim en iyi şeyin, yine en iyi benim tarafımdan yapılabileceği iddiası yoktur bu söylediklerimde. Tazının yapabildiği en iyi şey koşmaktır; ama en hızlı koşan tazı değildir hayvanlar âleminde. Yine de tabu oyununda tazıyı anlatmanız gerekirse, yasak olan sözcüklerin başında koşmak ve hız gelir, anlatıcı zorlansın da oyun zevkli olsun diye.

Dedim ya, yapabildiğim en iyi şeydir kendimi ifade etmek… Gelin görün ki yazdıklarım, bir kenara not alıp da “daha sonra bunu mutlaka yazmalıyım” dediklerimden çok daha azdır. Ne de olsa yazıp da hayal ettiklerinizin ne kadarını yazabildiğinizi görmektense “bir gün tüm bunları yazacağım ve muhteşem olacak” diyerek muhtemel başarıyı ertelemek daha heyecan vericidir.

II.

Kendimi ifade etme yeteneğimin, Türkçe öğretmeni olmamdan kaynaklandığını söyleyip de bunun bir övgü olduğunu sananlarla çok karşılaştım. “Türkçe öğretmeni olduğun nasıl belli!” ya da “E tabi bir edebiyatçıyla laf yarışına girilir mi!” gibi tümceler her zaman rahatsız etti beni. İçimden ukalaca “İyi de ben leblebi tozunu sevdiğim ve reklâmlardaki küçük kızın gözüne sabun kaçtığı ve bu yüzden öldüğü dedikodularına inandığım zamanlarda da böyleydim.” demek geldi hep.

Okullardan aldığım bilgi yalnızca, gereksiz ahkâmları sıralayıp kültürlü olduğumu göstermek istediğim zamanlarda işe yaradı. İyi bir Türkçe ya da edebiyat eğitimi alan bir kişi biraz da dikkatli olursa elbette hatasız yazıp konuşabilir. Kaldı ki, bunun için bile kişinin kendi çaba ve yeteneği gerekir. Ancak ‘kurallara uygun konuşmak’ ile ‘güzel ve etkileyici’ konuşmak farklı şeylerdir. İyi konuşup yazmak, bilgiye değil beceriye dayalıdır. Bir matematik öğretmeninden çok iyi hesap yapabilmesini beklemek doğaldır; çünkü matematik bir bilimdir. İyi hesap yapabilmek beceri değil, bilgi ister ve bu bilgi de fakültede verilir. Ancak nasıl ki nota ve müzik hakkında her şeyi bilmek sizi iyi bir besteci ya da virtüöz yapmazsa dil bilgisi kurallarını tam olarak öğrendikten sonra hayatınızın geri kalanını Çiçero olarak geçirmezsiniz.

Kendimi ifade gücümün, fakültede aldığım eğitimle yani Türkçe öğretmenliğimle paralel olduğunu söyleyerek iltifat ettiğini düşünenler aslında böyle bir yeteneğin, dört yıllık bir öğrenimle kazanılabileceğini fısıldamakta ve kendi egolarına “Türkçeci olsam ben de böyle konuşabilirdim, yazabilirdim” avuntusunu göndermektedirler. Ayrıca bu insanlar iletişimdeki ayrıntıların muazzam sonuçlar doğurabileceğini de bilmeden yaşarlar. Örneğin kendilerinden daha az yakışıklı birinin nasıl olup da çok güzel bir kızla aşk yaşayabileceğini anlayamazlar; çünkü bu ilişkinin tek bir cümle sayesinde başlayabileceğini ve o cümle ile muadili sandıkları yüzlerce cümle arasında dağlar kadar fark olduğunu asla bilemezler. (Zaten sevgiliye aldıkları çiçeğe iliştirdikleri nottaki güzel dize ve satırların sahibi olan önemli yazar ve şairlerin büyük çoğunluğu da Türkçe öğretmeni değildir. Örneğin: Çehov doktor, Steinbeck marangoz, Balzac tüccar, Orhan Veli tercüman, Orhan Kemal işçi, Yaşar Kemal arzuhalci, Aziz Nesin bakkal, Cemal Süreyya maliyeci, Cahit Sıtkı memur, Mehmet Akif veterinerdir.)

28 Tem 2010

Sebeb-i Blog


Hani derler ya, "Mutluluk varılacak yer değil, yolculuğun ta kendisidir." diye... Belki de yaşamayı umduğumuz şeyin hayalini kurmak, o şeyi yaşamaktan daha güzel olduğu içindir. Bu yüzden birçok kişinin en sevdiği gün -aslında en yoğun iş günü olduğu halde- cumadır, pazar değil. Bu yüzden bavul hazırlamanın keyfi, otelde geçirilen ve üçüncü günden sonra artık birbirini tekrar edip sıkıcı hale gelmeye başlayan zamanlarda yoktur.

Belki de bu yüzden, günde 15 saat çalıştığım kış aylarında hayalini kurduğum "Evde geleneksel yaz miskinliği" adlı tek kişilik festivalim, içinde bulunduğum şu günlerde o kadar da renkli gelmiyor. Yaz miskinliği festivalinin başlıca etkinlikleri, benzerlerinden pek de farklı değil: İzlenen yeni ve her yıl yinelenen eski filmler; zaman stresi olmadan zaplanan, düşündürme kaygısından uzak televizyon programları; atlanacak level kalmayan konsol oyunları; kilo alma kaygısından arındıran akşamüstü yürüyüşleri; internette oyalanma ve keşif gezintileri; kitap, dergi okumaları... Görüldüğü gibi tüm etkinlikler (aslında edilgenlikler) tüketme ve pasiflik üzerine inşa edilmiş durumda.

İçinde "yeni" ve "üretmek" sözcüklerinin aynı anda geçeceği ama çok da yorucu olmayacak bir şeyler aranırken internetin Facebook'la birlikte muhteşem üçlüsünü oluşturan "Twitter" ve "Blog" ile tanışmamın tam zamanı olduğunu fark ettim. Üstelik yazmak becerebildiğim ender yeteneklerimden biriydi ve çok şey de birikmişti. Durum bundan ibaret...

Girizgah faslını geçip, asıl konulara gelelim yavaş yavaş.
Hoş geldiniz...